İnançlarımızı Seçerken Rasyonel Miyiz?
Hayatımız boyunca şu veya bu inanca sahip oluyor ve onları şu veya bu şekilde rasyonel bir zemine oturtmaya çalışıyoruz. Muhtemelen verdiğimiz kararların büyük oranda rasyonel olması hepimizin arzu edeceği bir şeydir. Çoğumuz kararın yanlış olması yüksek ihtimal olduğu halde o kararı vermeyi arzulamadığımızı iddia ederiz. Peki kararlarımızı verirken ve karşıt fikirleri değerlendirirken yeterince rasyonel davranıyor muyuz?
Öncelikle bahsettiğim kararların siyaset ve din gibi kısa vadede inancın doğru veya yanlış olmasının bireysel olarak kazanç sağlamadığı inançlarımız olduğunu belirteyim ve ardından diyebilirim ki cevap maalesef hayır. Bunun en temel sebebi aslında bizim belli konularda inançlara sahip olurken bilinçsiz bir şekilde o konudaki doğru inanca sahip olmaya değil bize kısa vadede en az zararı getireceğini düşündüğümüz inanca sahip olmaya çalışmamız. (1) Din ve siyaset konusunda başlangıçta sahip olduğumuz belli inançlar var. Bu inançların değişmesi durumunda hayat tarzımızda muhtemelen köklü değişimler yaşayacağız. Bir Müslüman a-teist olduğunda şimdiye kadar sahip olduğu değerler sisteminin tümünü yeniden değerlendirmek zorunda kalacak. Hayata atadığı değerde değişimler yaşayacak, belki çevre baskısına maruz kalacak, en önemlisi de ahiret inancı dolayısıyla da cennete gitme ihtimalini elinden kaçırmış olacak. Şimdi tam tersini düşünelim: Bir a-teist Müslüman olursa yine sahip olduğu değerler sisteminde köklü değişiklikler yapması gerekecek, kendisine ibadet yükü yüklenecek, belki çevre baskısına maruz kalacak, ve en başta hiçliğe karışacağı düşüncesindeyken şimdi yaptığı kötülüklerin kendisine hesap olarak sorulacağını kabul etmek zorunda kalacak. Liberal olan birisi komünist olduğunda değerler sistemini yeniden değerlendirmek zorunda kalacak, kendini kapitalizmin sömürü sistemine karşı koymak zorunda hissedecek, eylemlere katılmak isteyecek. Eğer aktif siyasetle uğraşıyorsa çevresindeki insanları kaybedecek. Komünist birisi liberal olduğunda da aynısı geçerli. Bunlar epey külfetli şeyler. Hepsi hayatımıza kısa vadede epey zarar verecek, depresyona girmemize sebep olabilecek, var olan hayatımızdan feragat ederek hayatımızı yeniden inşa etmemizi gerektirecek etkenler. Dolayısıyla elimizdeki verileri değerlendirirken bize en çok yararı getireceğini düşündüğümüz inanç konusunda kayırmalara başvuruyoruz. Pek çok zaman kararımızı verirken sadece o karar lehinde yahut da aleyhinde kesin argümanlara sahip olmuyoruz. Bu durumda lehte ve aleyhte argümanlara makuliyet dereceleri atfediyoruz. Kararımızın lehinde veya aleyhinde olabilecek kanıtların epistemik makuliyetini değerlendirirken hoşumuza gidecek argümanlara daha yüksek, hoşumuza gitmeyenlere de daha düşük makuliyet dereceleri yüklüyoruz. Ayrıca çeşitli safsatalara başvurmayı da ihmal etmiyoruz. Bu safsatalardan bence konumuz açısından en önemlisi doğrulama yanılgısı. Bu safsataya göre bizim hoşumuza gidecek verileri kabul ederken, diğerlerini yok sayma/unutma eğilimindeyiz. Eğer karşımıza sahip olduğumuz inanca ters bir veri sunulursa onu çarpıtıp bizim inancımıza uygun hale getirmeye çalışıyoruz. Velhasıl, aslında belli konularda düşündüğümüz kadar rasyonel karar verebilen bireyler değiliz.
Kaynakça:
(1) Primary Error Detection and Minimization (PEDMIN) Strategies in Social Cognition: A Reinterpretation of Confirmation Bias Phenomena, James Friedrich
Yorumlar
Yorum Gönder